Şartlar ne olursa olsun erken kalkardı , işi olsun olmasın , güne erken başlamak onun için hayatı ıskalamamak , kaçırmamaktı.
Her gün aynı saat de uyanırdı, 05.15: Öyle alışmışki vücut, alarma, saate hiç ihtiyaç duymuyordu. Günün planını da yapmazdı çoğu kez, uyandığında önce kendine gelmeye çalışır, kahvaltı sonrası sorardı yüreğine , kendine, şimdi ne yapalım diyerek.
Severek yaptığı işler çoktu , hepsini aynı gün yapmak istediğinde, gün yetmiyordu bazen. Km’lerce yürüyor, denize girip geri dönüyor, gün neredeyse akşama dönerdi, bunları yaptığında. Kitap okuyor deliler gibi, bir an önce sonuna varmak için zaman zaman başından kalkmıyordu. Keyifli hobileride vardı, dans , tiyatro , ney üflemek, bunlarında yanında yazmaktan büyük haz alıyordu. Bu bazen şiir oluyor, bazen hikaye , zaman zaman da karalamalar, anılar , günlükler. Bir başka tutukusu ise sinema ve bu tutku öyle böyle değil, konsantre olduğu zaman günde 4 hatta 5 film izlediği bile oluyordu.
Ve tüm bunların hepsini tek başına yapıyordu yalnız adam. Bunları yaparken de en çok içsel kavgalar, savaşlar veriyordu kendi ile. Uzun yürüyüşleri sırasında kendisini etkileyen bir yer ile karşılaştığında hemen mola verir, çantasından eksik etmediği viskisini doldurur purosunu yakardı ve şunu sorardı kendine.
Bu kaçınca, bu kaçıncı, sayamadım.? Büyüleyici bir masal kitabı sayfasından çıkmış, tarifsiz bir resime bakar gibi baktığım bu kaçıncı manzara ve kaçıncı viski içişim yalnız bir başıma?
Bu sabahta bunun gibi bir duygu girdabına düşeceğini bilmeden , kahvaltı sonrasında yüreğinin sesini dinledi , sırt çantasını alarak omzuna, o sevdiği dağlara doğru vurdu kendini, hava kapalı ve yağış beklendiğinden, denizi tercih etmemişti yürek. Oysa deniz onun en büyük tutkusu.
Çantasında her zaman ki gibi bir kaç atıştırmalık, su, viski, puro gibi ihtiyaçları vardı. Bugün ekstra olarak tütsüsünü de almıştı yanına. Büyük bir keyifle adımlarını atmaya başladı. Önce gökyüzünü etraflıca bir izledi, karşıda tahtalı duman altında kalmış görünmüyordu karlı tepesi. Daha üzerinden ise köpürmüş gelen yağmur bulutları kendini gösteriyordu. Telefonun çıkardı hava durumuna baktı, yağmur kesindi bu fırsat kaçmaz dedi ve düştü yola.
Yol boyunca bir kaç kez çaldı telefonu , ordan burdan eski çalıştığı iş sektörü ile ilgili gereksiz sorular , gereksiz laf sözlerdi hepsi . Gerçi bu aralar kafası iş konusunda karışıktı, iş hayatına geri dönüş konusunda düşünüyordu, zaman zaman , sonra bir bakıyordu dünyaya, yine savaş , ortalık yine bok duman , faşizim yine ayakta. Dayan diyordu kendi kendine, dayan dayanabildiğin kadar, elindekilerle direnmeye yetinmeye çalış. Bu amansız çarka, bu Allahsız çarka bir dişli olma diyordu kendine, o zaman vazgeçiyordu.
Keyifli başlayan yolculuk bu tatsız bir kaç telefon sonrası tadını kaçırsada toparladı hemen kendini.
Dudağına düşen eski türküler, aklında, yüreğinde yalnızlığın örsü, özledikleri ve arkada kalanlar.
Mahalleyi , etrafı seyrederek devam ediyordu yürüyüşüne , sağ tarafta bir evin avlusundan önce motor sonra da onun peşinden bir köper fırladı. Motor ne kadar hızlanırsa köpekte o kadar hızlanıyor ve havlamasını o kadar hızlandırıyordu. Ansızın, Süratle yanından geçince motorlu ve köpek, yüreği ağzına geldi, irkildi önce, sonra hallerini görünce gülmeye başladı, bırakmıyordu motorlunun peşini dostu köpek, umutla , coşkuyla gidiyordu peşinden, yalnız değildi ikiside.
Hayıflandı yalnızlığına, acı bir gülüş düştü yüzüne, önüne baktı , motorda köpekte yoktu. Bir o vardı, birde siktiğimin yalnızlığı. Söve söve devam etti yoluna. Uzun bir süre ne telefonu çaldı , nede enterasan bir şey gördü , ya da kendisini esir alan yalnızlığı düşünmemek , onunla yüzleşmemek, konuşmamak için kendi kendine sadece önüne bakıyor , arada yağar mı diye gökyüzüne kaldırıyordu başını.
Böyle sessizce bitmişti yürüyüş, varış noktasına gelmişti. Geri dönüşe geçmeden dinlenecek, akan suyu ve dağları , yeşile beenmiş ormanı izleyecek , hem de viskisini ve purosunu içecekti. Kuytu bir yer bulup çöktü. Tütsüyü yakmak istedi ilk önce , rüzgar puşt esiyordu 5 kibritine mal olsada yaktı sonunda , 4 kibritte puroyu yakarken zayi oldu, hem güldü hem sövdü nihayetinde keyif yapıyordu olacaktı ceremesi ,aslında kibritlere değil kendine kızıyordu ya neyse rüzgar dedi uzatmadı. Viskisini de koydu kadehine bir yudum aldı.
Her yer lal olmuş, çıt ses çıkmıyordu, keyifle sessizliği dinliyordu , kulağına çarpan tek ses akan suyun şırıltısı ve öten kuşların çeşir çeşit melodileriydi. Ne bir motor sesi ne bir köpek veya da başka bir hayvan sesi bile yoktu. Çok uzaklarıda dinledi sessizilik dört bir yanda. Yalnızdı, yalnız doğa ile birlikte. İkinci kadehini doldurdu keyifle, puroda bir türlü yanmıyor yarı olmasına rağmen hiç bir tat alamıyordu. Tekrar yakmak istedi purosunu olmadı aynı sorun devam ediyordu. Bu sefer daha edebi ve okkalı bir küfür savurup yere vurdu puroyu ,ezdi söndürdü. Viskisini yudumladı. Tütsü henüz yarım olmuştu, yağmur hızlanıyordu. Toparlandı çantasını vurdu sırtına , tütsüyü eline aldı. Geri dönmeliyidi, havanın şakası yoktu gökyüzü simsiyah olmuş yağmur hızlanmaya başlamıştı.
Bulunduğu yerden yukarı doğru çıktı. Dönüş yoluna geçmek için adımlarını hızlandırdı. Üstündeki hırkanın kapşonunu başına attı. Nerden baksan bir saat yolu vardı buda bu yağmur altında çok güzel ıslanmak demekti. Severdi yağmurda yürümeyi , romantik bulurdu kendini olduğu kadar tabii. Bir süre yol aldı ormanın içinde gelen giden arabalar hızla yol alıyor , sanki ıslanıyorlarmış ,kaçar gibiydiler yağmurdan. Kendi haline bakınca hem güldü hem garipsedi , neyse bir ağaç kavuğu bulup, altında bir kadeh daha içeyim, diye geçirdi içinden, sağına soluna bakarak, uygun güzel bir agaç altı aramaya başladı. Çok güzel bir ağaç altı buldu ,sığındı. Çantasını bir dala astı, tütsüyü toprağa tutturdu. yürüyüş sopasını sapladı, çantayı açıp kadehini doldurdu.
Yine söylendi bu kaçıncı , bu kaçıncı yalnız içtiğim kadeh, doğanın koynunda kaçıncı haykırışım bu , yalnız bir başıma. Bu kaçıncı isyanım, kaçıncı öfkem bu kimsenin işitmediği bilmediği . Oysa her dışardan bakan insanın ne kadar kalabalık dediği benim kaçıncı yalnızlığım bu kaçıncı. Yudumladı kadehini öfkeyle sırtlandı çantasını. Hiç bir şeyi duymadan ve görmeden bir saat daha yürüdü o yağmurun altında. İliklerine kadar işlemişti yağmur, hiç bir şey hissetmiyor, duymuyor, görmüyor, düşünmüyordu.
Eve girer girmez üzerindekileri çıkarıp sıcak bir duşa girdi , ıslak çamaşırlarını yıkamaya bıraktı. Odasına geçip içinde biriken yalnızlığını , öfkesini ve çaresizliğini satırlara dökmeye başladı. Durmadan sormaya devam ediyordu bu kaçıncı , bu kaçıncı. Nereye kadar kaçacaktı , yarın neler olacaktı bilmiyordu. Yalnızlık iyiden iyiye boğuyordu, Satırlarına ara verip, bir kadeh viski koydu kadehine. Odasının camına yanaştı , dışarıda yağan sicim gibi yağmuru seyre daldı. İçine içine yağıyordu sanki, Islanmıyordu ama sırılsıklamdı. Tahtalının başına yağmur bulutları çökmüş, göz göz görmüyordu. Hızlanan yağmurun sesi, radyosunda açtığı müziğe eşlik ediyordu. Uzaklara dalarak kadehini yudumladı. Afilli sözlere gerek yoktu yalnızlığını anlatması için , Yaşar Kemal’in 17 yaşında yazdığı şiirini okudu içinden.
YALNIZLIK
Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
Su olsan kimse içmez, Yol olsan kimse geçmez,
Elin adamı ne anlar senden?
Çıkarsın bir dağ başına,
Bir ağaç bulursun, Tellersin pullarsın, Gelin eylersin.
Bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün.
Köpürmüş gelen bulutları.
Başka ne gelir elden?
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
Şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı!
Yaşar KEMAL......
Ersoy KÖROĞLU
24 MART 2026 SALI
Yorum bırakın