Sözlerin kıyısında,

Hadi Edebiyat ve Sanatta Buluşalım

Yazar Hakkında

MÜZİSYENLİKTEN MEMURLUĞA (Özgür’ün Hikayesi)

Zonguldak, çocukluğumun, gençliğimin ve en mutlu yıllarımı yaşadığım yer. Plakası 67. Dünyaya gözlerimi açtığım emeğin başkenti. Bu yüzden Karaelmas’tır bir diğer adı. Orhan Veli bahseder bir şiirinde. Çokta bilinir. “Yüz karası değil , kömür karası, böyle kazanılır, Zonguldak’ta ekmek parası.” Ya da Grup Yorum haykırır türkülerinde. “İndik maden ocağına , Karaelmas diyarına.”

21 yaşıma kadar hayatımı sürdürdüğüm şirin bir karadeniz şehiridir burası. Gençliğimin baharında, birikmiş neyim varsa, ardımda bırakıp, 1995 yılında ayrılmak zorunda kaldım.

Sevdiğim kızı, halkoyunları ekibimi ve derneğimi , dostları, arkadaşları, akrabaları, eski sevgililerimi, birahaneler sokağımızı , top koşturduğum fener sahası , futbol oynadığım kulübümü, ne acıdır ki A takıma yükselmiştim oysa. Dahası da vardı , işimi , fındık, kiraz ve erik çaldığımız bahçeleri. Ramazanda teraviyi kaynattığımız mahalle camisi ve oflu Ahmet hocayı, mahallenin güzelleri Fadime ve Nevzat. Kavga ettiğimiz , oyun oynadığımız sokaklar. Ahhh neler daha neler.

Zar zor bitmişti Lise buna rağmen gecikmeli de olsa girdiğim üniversite sınavında, 2 yıllık turizm fakültesini kazanmıştım ve bunun için turistik bir tesiste staj yapmam gerekiyordu.

Şans bu ki yıllardır Antalya’dan yaşayan dayım 2 yıl önce yani 1993 yılında emekli olan babama ve anneme Antalya’ya yerleşmeleri için telkinde bulunuyordu. Nihayetinde bu yıl, yani 1995 yılının Haziran ayında, Antalya’nın Kemer ilçesi Kuzdere Mahallesinde dayımın önceden inşaa ettiği eve taşınılacaktı.

Benim staj işi çıkınca dayımı aradım tabii. Nasıl olsa tüm aile Haziranda gelecek, sen önden gel biz burada bir otel ayarlarız diye söyleyince 1995 yılın Mart ayında Antalya’ya gelmiştim. Haziran da tüm aile gelecek ve biz artık yaşama Antalya Kemer Kuzdere de devam edecektik.

Özgür’ le benim tanışmam da bu göçten sonra Antalya’da olacaktı . Tabii biz yerleşikten altı yıl kadar sonra. Bu altı yıl içerisinde ben 95-97 yıllarında hem staj hem iş hayatına atılarak tecrübe edinmiş, gerek Antalya şehrine, gerekse turizm sektörüne alışmış ve uyum sağlamıştım.

Askerlik gelmiş çatmıştı , iki yıl ertelemeiştim zaten artık kaçış yoktu. Onu da aradan çıkarayım ki artık tamamen hayat yoluna adım atayım diye düşünerek ilk sevk zamanında gittim geldim. 1997- 1999 yıllarında o iş aradan çıkmıştı.

Gelir gelmez de Kemer’in Kiriş mahallesinde bir otelde iş başı yaptım. Asker sonrası işe ve sivil hayata alışmam zaman alsa da sonun da uyum sağlamıştım. Zaman içerisinde aklıma Zonguldak yıllarım ve arkadaşlarım geliyordu , en sevdiğim çocukluk arkadaşım Mustafa , Amca oğlu Barış ve en sonda Teyze oğlu Engin’i arayarak onlara Antalya ve turizimi anlattım. Onlarda Zonguldak’ta sıkışmış, bir çıkış arayan genç arkadaşlarımdı. Atlayıp geldiler. Onlar gelmeden işlerini ayarlamıştım. Çalışacakları otelin lojmanlarına yerleştiler ve iş hayatlarına başladılar.

Arada zaman geçmişti ve biz artık palazlanmış, biraz daha büyümüştük. Artık kendi ayaklarımız üzerinde durmalıydık. Dördümüz bir araya gelerek Antalya Güllük mahallesinde bir daire kiraladık. Artık hem çalışıyor, hem kira ödüyor, pazar yapıyor, elektrik, su faturası ödüyor, kışın sobaya odun alıyorduk.

Tabii bu arada yaşamaya, keyif almaya çalışıyorduk . Yine bir hafta sonu o dönemler de çok meşhur olan türkü barlardan birine gidelim diyerek plan yaptık. Geçtiğimiz hafta sonu, mekanın adını ve yerini bir arkadaşımızdan öğrendiğimiz ,”Töre Türkü Bar’a” doğru yola çıktık.

Güllük’te yıkılan eski özel idare binasının karşısındaki bir pasajın en alt katında izbe bir yerde idi bar. İlk önce bir tırsmadık değil ama içeri girince yüzümüz güldü.

Oldukça otantik bir yerdi. Koltuklar sedirden , her yer de eski Anadolu kilimleri , duvarlarda kağnı tekerleri , yine ozanların , sanatçıların resimleri, Veysel baba, Mahzuni baba , Hacı Bektaşı Veli, Yılmaz Güney.

Ağzımız açık etrafa bakıyorduk. Bir garson arkadaş yer gösterdi oturduk. Müzik başlamıştı sahnede önde saz çalan bir arkadaş yanında bir bayan vokal arkada ise bir gitar birde ritm saz çalan iki arkadaş olmak üzere dört kişilik bir gruptu.

Ve söyledikleri türkü de en sevdiğim Pir Sultan Abdal türküsüydü. “Derdim çoktur hangisine yanayım.”

Bir kaç istekte bulunduk, çok güzel çalıp söylediler. Özellikle önde saz çalan arkadaş Musa Eroğlu türküsü söylerken sesi ona benziyor Arif Sağ türküsü söylerken ona Mahzuni babadan söylerken ona, yani sanatçının duygusunu yansıtmaya çalışıyordu.Bu etkilemişti bizi ve aramızda galiba sonunda mekanımızı bulduk diyerek mutabık kaldık.

Hayran olmuş bu coşkuyla içip duruyorduk. Program arası olduğunda ben bu sazcı arkadaşla tanışacağım diyerek onun sahneden inip masasına geçmesini beklerken gördüğüm manzara karşısında sandalyeme zınk diye oturup çakılıp kaldım. Çocuklar niye oturdun diye sordular. Onlar fark etmemişti , bende aklıma gelen ilk yalanı söyledim. İlk günden ayıp olur, bir sonra ki geldiğimizde tanışırız diyerek geçiştirdim. Gece sonuna kadar orada kalıp sonra ayrılarak eve geçtik.

Sabah işlere dağıldık , akşam eve geldiğimde, içim içime sığmıyordu. Hem onun o halini görünce yaşadığım şaşkınlık ve içimde hikayesini öğrenme isteğim, hem de gerçekten sazına müziğine olan beğenim bu akşam o mekana tekrar giderek tanışmam gerektiğini söylüyordu. Öylede yaptım. Çocuklar gelince hadi dedim toparlanın Töre bara gidiyoruz. Hiç itiraz çıkmadı herkes dünden razıydı. Dün akşam türküye doymuştuk. Bir daha diyerek çıktık.

Dün akşam beni etkileyen sahne şöyleydi; Hikayemizin kahramanı Özgür sahneden inerken sağ eli ile sağ ayağının diz kapağının altında tutarak yana kaldırdı , sandalyeye dayanarak ayağa kalktı ve arkadaki bastonlarını alarak koltuklarının altına, sahneden ağır ağır indi. Masasına yürürken gördüm bir ayağı kısa idi. İlk aklıma gelen çocuk felci oldu. Ki öğrendim sonra doğruydu tahminim. Çocukluğunda, köyde hem yokluk, hem cehaletten, cocuk felci aşısını yaptıramamalarından dolayı böyle kalmış.

Tabii o akşam tanıştık ,çok iyi dost olduk ,hala da dostuz, sanırım 23 yıl oldu. Tabii zamanla türkü barlar yozlaştı. Pavyona ve kadın pazarlanan yerlere dönüştü.

Özgür soğudu, bıraktı sahneleri, çok zor zamanlar yaşadı, bir ara bizimle yaşadı , bir ara da annesi ve ablası ile yaşadı, ama hep mücadele etti.

Bir gün aradı beni sesi cıvıl cıvıldı. Yıllardır kovaladığı Devletin engelli bireyler için açtığı kontenjanlardan birine girmeye nihayet hak kazanmıştı.

Ve Antalya’da bir devlet ilk okulunda memur olarak göreve başlayacaktı.

Evet, Özgür 13 yıldır görevini layıki ile yapıyor. Bazen ayağındaki cihaz çok canını yakıyor, ayakları şişiyor , o zamanlarda evden uzaktan çalışıyor, bazen okula gidiyor. Emekliliğini hakettiği halde hala çalışıyor. İşte müzisyenlikten devlet memurluğuna geçen Özgür’ün hikayesi böyleydi ve devam ediyor hikayesi.

Bu arada merak edeniniz olur belki saz işi ne oldu? Evet devam ediyor ama evde kendine ve bazen bir araya geldiğimizde birlikte çalıp söylüyoruz Anadolunun yanık türkülerini, bozlaklarını, deyişlerini, meşk ediyoruz dost meclislerinde . EYVALLAH

Ersoy KÖROĞLU 08.11.2025

Posted in

Yorum bırakın

Sözlerin kıyısında, sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin