NEVŞEHİRLİ HASRET

Büyük üstat Ahmed Arif’in dediği gibi bir geceydi: “Hani kurşun sıksan geçmez geceden.”

​Zihnim sabaha kadar durmadı. Gözlerim tavana çakılı; yatağın içinde sağa sola dönerek uykuya direndim. Gün doğarken uykusuzluktan tükenen göz kapaklarım ağırlaştı. O tanıdık kabus, gecikmeden yerini aldı. Kendi çığlığımla, yatağa bir ceset gibi yapışmış halde uyandım. Bir süre öylece kaldım. Her sabah yaptığım gibi; kendimle kavga ederek doğruldum.

​Pencereden Tahtalı Dağı’na baktım. Zirvesi dumanlıydı. Camı açıp o keskin soğuğu ciğerlerime hapsettim. Ağır adımlarla banyoya sürükledim gölgemi. Musluğu açtığımda, boruların derinliğinden gelen o inleme içimi sıyırdı. Önce paslı, çamurlu bir sıvı kustu çeşme; sanki evin damarları da benimle birlikte hastaydı. Su berraklaştığında, avuçlarımı soğuk suyla doldurup yüzümü tokatladım. Gözlerimdeki perde nihayet aralandı.

​Buzdolabında can çekişen birkaç parça yiyecek, küfün rengine teslim olmuştu. Masadaki betonlaşmış ekmek parçalarını bir görev bilinciyle öğüttüm ağzımda. Her lokma, kurumuş boğazımdan aşağı birer taş parçası gibi indi. Duvarları dar gelen bu ev beni dışarı kusmalıydı. Yalnızlığı üzerime kuşanıp, sahil yolundaki o izbe sığınağa doğru yola çıktım. Uzun zamandır oranın tek müdavimi, belki de tek gölgesiydim.

​Sırt çantamı kapı eşiğinde unutmuştum. İçindeki boş şişeleri, geçmişin birer artığıymış gibi boşalttım. Sadece iki temiz bardak ve bir şişe su bıraktım. Çantanın fermuarını çekerken, içimdeki o görünmez ipler dışarıya, o gri belirsizliğe doğru gerildi.

​Apartman kapısının kronik cayırtısı sabahı yardı. Çantayı koltuğa fırlattım. Motor, huysuz bir ihtiyar gibi üç kez öksürdü, tısladı. Dördüncüde, kirli bir dumanı genzime boşaltarak çalıştı. Dikiz aynasındaki yabancıyla göz göze geldim. Göz torbalarım ağır, burnum kızıla çalmıştı. Saç ve sakalımdaki gri teller, son mevzileri de ele geçirmişti. Aynadaki o adamın benimle bir bağı kalmamış gibiydi.
​Mahallenin nefessiz sokaklarında ilerledim. Birkaç köpek, paslı jantlara havlayarak peşime takıldı; sonra bir hiçliğin peşinden gittiklerini fark etmişler gibi durup gölgelerine döndüler. Bazı evlerin bacaları tütüyordu. O sıcaklıklardan çoktan sürgün edilmiştim.

​Büfenin önünde durdum. Kontağı kapatmadım. İçeride Faik Abi, sigara dumanından bir perdenin arkasında asılı kalmıştı. Bıyıkları nikotinden kirlenmişti; kulağının üzerinde bir mermi gibi duran yedek sigarasıyla bulmaca çözüyordu. Adımlarımın gıcırtısını duyunca gözlüğünün üzerinden beni tarttı. Yorgun gözlerimiz birbirine değdi; dudaklarımız sahte bir gülümsemenin ağırlığını taşıyamadı.

​— Eyvallah Faik Abi.

​Sesim paslıydı. Aldıklarımı çantanın karanlık boşluğuna yerleştirdim ve tekerlekleri yeniden o gri yola sürdüm. Sahil yakındı. Arabayı kayalıkların duldasında bıraktım. İskelenin ucundaki balıkçıların uzağından geçip kendi köşeme yürüdüm. Burası kışın sadece martılara ve benim gibi sığınacak yer arayanlara kalırdı.

​Çalıların arasına gizlediğim masam ve taburem oradaydı. Onları denize nazır yerleştirdim. Üzerimdekileri fırlatıp kendimi denize attım. Bu, fırtına dinlemez bir mahalle inadıydı. Deniz, gökyüzünün kirli griliğini çalmıştı. Çakıl taşlarının çekilirken çıkardığı o sert hışırtı, zihnimdeki tek ses oldu. Suyun soğuğu tenime değdiği an o kaskatı bağlar çözüldü. Suya uzandım. Sanki her şeyi; o evi, o aynayı, o yorgunluğu kumların altına gömmüştüm.

​Sırt üstü uzanıp gökyüzünü izledim. “Rıfkı!” diye seslendim bir martıya. Hepsi Rıfkı’ydı; her biri eski bir yenilginin kanat çırpışı.
​Mevsimin hilesine kapılmadan sudan çıktım. Kurulanıp giyindiğimde, ruhum biraz olsun durulmuştu. Tabureme çöküp gözlerimi kapattım. Ta ki o yabancı ayak sesleri gelene kadar… Çakılların üzerinde sert, hızlı ve ürkek adımlar. Uzun paltosunun eteklerini peşinden sürükleyen bir karartı bana doğru yaklaşıyordu. Bu tenha köşede daha önce hiç görmediğim bir tedirginlikti bu.

​Kilitlendim çakılları eze eze gelen adımlara. Her adımda rüzgarın getirdiği o ağır ter ve kir kokusu, midemde bir isyanı tetikledi. Unuttuğum bir his yüzüme bir tokat gibi çarptı: İğrenme. Nereden çıkmıştı bu ucube?
​Bir karabasan gölgesi düştü tepeme; karanlık ve kokuyla beraber. Durdu, önce bir sallandı. Boğazının derinliklerinden gelen o balgamlı, uyanmamış kart sesiyle sordu:
 
​**— Ateş var mı?**
 
​İçimde bir savaş başladı. “Yok” demek, bu iğrençliği bir an önce defetmekti. Çakmağı o katran bağlamış, tırnak araları karanlık katmanlarla dolmuş ellere uzatmak mı, yoksa kaçmak mı? Kalkıp sigarasını yakmak daha güvenli geldi; araya mesafe koydum. Hırıltılı bir “eyvallah” döküldü dudaklarından. Döndü arkasını, ilk nefesi ciğerinin en dibine kadar çekti. İstemsizce öksürdüm. O kirli duman, sanki benim içime dolmuş, ruhumu kirletmişti. Çalılara doğru eğildim, midemdeki safra acı bir nehir gibi dışarı boşaldı.
 
​Güneş, amansız bulutların arasından sızmaya çalışırken sahilin üzerine gri, donuk bir ışık bırakıyordu. Kimdi bu adam? Ne zaman düşmüştü bu ıssızlığa? Neden iğrenmiştim ondan? Biraz daha boş bıraksam kendimi, bu kıl yumağı herif benim kaçınılmaz sonuma benzemiyor muydu?
 
​Kendime okkalı bir küfür salladım. Ne zamandan beri insanları küçümseyen, kulelerinden onlara iğrenerek bakan bir “adi” olmuştun? Bu vicdan hesaplaşması, çiğ bademin tadını zehre buladı. Adamın kaybolduğu yöne baktım uzun uzun. Yoktu. Gitmişti. Sadece havada asılı kalan o ağır tütün ve kir kokusu kalmıştı.
 
​Gerilmiş bir yay gibi sıçradım yerimden. Tabureyi ve sehpayı denizin dibine kadar çektim. Üstüne nevaleleri dizdim: Viski, çiğ badem, ton balığı… Güya kendimi ödüllendiriyordum ama her yudumda o adamın “eyvallah”ı boğazımda düğümlendi. Puroyu yaktım, dumanı martıların çığlığına karıştı. Deniz, kıyıya vuran o eski şarkılarını söylemeyi bırakmış; sanki altımdaki kumu çekip beni de o katranlı adamın yanına sürüklemek ister gibi hırçınlaşmıştı. Sahilde sabah yürüyüşü yapanların o kaygısız adımları, benim içimdeki fırtınanın yanında birer gölge oyunundan ibaretti.

Zaman, kafamızın içinde kurduğumuz o garip, çelişkili oyun hamuru. Tekdüze günler geçmek bilmez sanırsın ama asıl iz bırakmayan, o ruhsuz günler uçup gider. Hafızana kazınanlar sadece canını yakanlar ya da seni sevinçten çatlatanlardır. Benim için zaman, o iğrenç kokulu adamla karşılaşana kadar “hiçlik” içinde akan bir suydu.

​Onunla karşılaşmak, ona yaptığım o gizli “iğrenme” kötülüğünü telafi etme hırsı, boğazımı sıkıyordu. Neden sonra kaybolduğu köşeden tekrar belirdi. Elinde siyah bir poşet, parmaklarının ucunda sönmek üzere olan bir sigara. Günlük istihkakını almış, kendi inzivasına dönüyordu. Yanımdan geçerken, az önceki ateş alışverişinin hatırına, eğreti ama sıcak bir baş selamı verdi.

​— Afiyet olsun, dedi. Sesi, sanki boğazında tütün tarlaları yanmış gibi çatallıydı.
​— Beraber olsun, diye seslendim arkasından.
​Durdu. Birkaç saniye tereddüt etti, sanki bir davetin gerçekliğini tartıyordu. Döndü.
— Leş gibiyim , tadını bozmayayım. Sen devam et, yarasın dedi. Kelimeleri hırıltılıydı ama şivesi şaşırtıcı derecede düzgündü. Merakım vicdanımı yendi.
​— Lütfen, dedim, — Tek başına gitmiyor bu meret. Yol arkadaşı lazım. Buyur gel.

​Soğuktan kararmış elleri titreyerek poşeti masaya koydu, tabureye tünedi. Hemen bir kadeh viski doldurup uzattım. “Al, vur şunu, için ısınsın,” dedim. Bir dikişte yuvarladı. Sigarasını söndürüp yenisini çaktı. Kokusuna alışmaya başlamıştım; ya da peş peşe devirdiğim viskiler burnumun direğindeki o sızıyı uyuşturmuştu.

​Merhaba dedi ben Hasret. Nevşehirli. Kendimi tanıttım; Fırat. Buralardan.
Onun hikayesi, benim yazarlığa attığım o ilk, kirli adımdı. Hiç uzatmadan sordum:
— Seni buralarda görmezdim Hasret. Nedir bu hal? Anlatmak ister misin?
​Gözlerini kısarak denize baktı.
— Anlatırım anlatmasına da, senin gibi “beyaz” adamlar dinlemeyi bilir mi bilmem…
— Sen başla, dedim, — Yol bizi nereye götürürse.
​— Eyvallah, dedi. İzmaritini çakılların arasına, bir mezar kazar gibi gömdü.

— Nevşehir’den çıkalı 35 sene oldu. Toprağımız yok, iş yok, güç yok. Babam devlet memuru, emekli maaşına bakıyoruz. Dedik, gurbet bize ekmek verir. O zamanlar Antalya “altın kapı” gibiydi. Herkes otellerden, kazancın bereketinden bahsediyordu. Annem, babam, üç kardeş; neyimiz varsa kamyona yükleyip düştük yollara…

​Bir yudum daha aldı viskiden. Gözlerinde o eski Antalya’nın tozu belirdi.
— Babamın emekli ikramiyesiyle bir ev aldık, içine doluştuk. En büyük bendim; okuyorduk ama kitaplar karın oyurmuyordu. Turizm-otelcilik dedik, açık öğretim dedik… Ama şehre indik ki, ne yol biliyoruz ne yordam. Elimde fotokopiyle çoğaltılmış özgeçmişler, kapı kapı geziyorum. Sonunda Göynük’te bir otel kapı açtı bana. Ama müdür olarak değil ha; portör dediler… Hamal yani. Sırtımda çuvallarla başladım hayatın tozunu yutmaya.

Hasret bir fırt daha çekti sigarasından, dumanı denize doğru üfledi. Gözleri uzaklara, belki de o Göynük’teki otelin deposuna daldı.
 
​— İlk günler, dedi, sesi iyice kısılmıştı. — Şehir yabancı, insanlar vitrin mankeni gibi soğuk. Kamyonlar dolusu mal gelirdi her sabah. Ben o zamanlar zayıf, kolları çırpı gibi bir velettim. 25 kiloluk un çuvallarını omuzlamaya çalışırken altında kalırdım. Bir keresinde çuval patladı, baştan aşağı bembeyaz oldum. Hamal değil de un heykeli gibi kalakaldım ortada. Amirler, şefler dalga geçerdi benimle ama severlerdi de… O tozun içinde iki senemi verdim. Sonunda omuzlarım genişledi, depo şefi oldum.
 
​Bir yudum viski daha verdi boğazına. Yüzünde yarım yamalak, acı bir gülümseme belirdi.
 
— Hayat o zamanlar pembe bir yalandı. Bir kıza sevdalandım. Gözlerine baktığımda Nevşehir’in kışını unuturdum. Her şey tamamdı, bir askerlik kalmıştı aradan çıkacak. “Gider, aslan gibi yapar gelirim, sonra da düğünü kurarız” dedim. Teslim oldum ocağa. İlk üç ay mektuplar, telefonlar… Dünyanın en mutlu adamı bendim o kışla duvarlarının arasında.
 
​Aniden durdu. Titreyen elleriyle yeni bir sigara yaktı. Sesindeki o “kartlaşmış” ton bu kez kırıldı.
 
— Sonra bir sessizlik çöktü. Ne mektup geldi, ne ses. Arıyorum, ulaşamıyorum. Ablasını buldum sonunda, “Yurt dışında, hasta” falan dedi. Yalan olduğu gün gibi ortadaydı ama insan sevince kendi yalanına inanmak istiyor. Kalan aylar geçmek bilmedi. Teskeriyi alıp Antalya otogarına indiğimde, cebimde sadece bir parça umut vardı; o da zaten yolda çürümüştü.

Anlatamadıkları birikince içinde insanoğlu çürümeye başlarmış; Hasret’in etrafındaki o ağır koku, meğer yılların biriktirdiği bu çürümenin kokusuymuş.

​— Askerden geldim, boş durmak olmazdı, dedi Hasret kadehini tazelerken. Ardından ekledi; İlkay ablamın sayesinde iyi bir iş buldum. Güzel kadındı, harbi kadındı; üzerimdeki emeği büyüktür.

​O dönem, kollarından iki farklı yöne çekiştiriliyor gibiydim. Bir yanda ihanetin omuzlarımdaki bin tonluk ağırlığı, sivil hayatın o kendine has “puştluğu”; diğer yanda yeni bir iş, yeni yüzler… Zaman, içimi yırtarak geçip gidiyordu. Daha fazla dayanamadım.

Döneli üç ay olmuştu; yine düştü aklıma o hayırsız. Öğlen sıcağıydı, bastım tuşlara. Karşıdan bir “alo” sesi… Mıh gibi kaldım olduğum yerde. Sesim titreyerek adını söyledim. “Hasret sen misin?” dedi. O an, o soruyu sorduğu an hissettim: İçimdeki sevgim ölmüştü. Üzgünüm tiratları, bilmediğin şeyler var edebiyatı başladı… Yemiyordum.

​Asıldı sigarasına Hasret, ben de yaktım bir tane. Bugün ciğerlerimizi katrana boyayacaktık, belliydi.

​— Uzatmaya gerek yok, iki hafta sonra Antalya’ya geleceğini, beni görmek istediğini söyledi. İstemeye istemeye “tamam” dedim. Sesindeki o yabancı soğukluk beni ürkütmüştü ama bir hesaplaşma şarttı. Buluştuk. Bir arkadaşın evine gittik. Bildik hikayeler… Hastalıklar, talihsizlikler, yurt dışındaki abiler…

​Hasret acı acı güldü, kadehin dibini gördü

​— Karşımda konuşuyordu ama ben robot gibiydim. Durmadan içimdeki o eski sevgiyi yokluyordum; bir kıpırtı, bir çığlık, küçücük bir heyecan kopsun istiyordum. Olmadı. Yanaştı, sevişmek istedi; “belki böyle uyanır ruhum” dedim, yine olmadı. İçimdeki “ben”, onu çoktan öldürmüştü. Taksiye bindirip uğurladım. Artık önüme bakabilirdim.

​Yıllar sonra bir kez daha gördüm onu. Evlenmiş, üç çocuğu olmuştu. Kanserle boğuşuyordu o sıra. Elini başına attı, saçlarını çıkardı; peruktu… İçim acıdı Fırat, ama o kadar. “O ihaneti yapmayacaktın” dedim içimden. Yapmayacaktın… Şimdi küçük bir şehirde, evlatlarıyla sürdürüyor hayatını.

​Hasret sustu. Bir süre sadece denizin hışırtısını dinledik. Sonra gözlerinde yeni bir parlama, daha doğrusu eski bir yangının közü belirdi.

​— Ben toparlanmaya başladım sonra. Kadınlar tekrar çekici gelmeye, hayat kanıma girmeye başladı. Derken bir kıza tutuldum… Yangınım, perişanım! Altı ay koştum peşinden. Çalıştığım otelin SPA bölümünde Azeri bir kız. Yangından kaçarken, yanardağın tam bağrına düşeceğimi nereden bilirdim? O mavi, kocaman eşek gözlerine hapsoldum. En son pes edip “sen bilirsin” dediğim gün, karşıma dikildi. 2,5 yıl sürecek tutkulu ama sonu fırtınalı bir aşkın, ruhumu asıl küle çevirecek o büyük yangının başlangıcıydı bu.

Hava dişlerini gıcırdatıyordu; belli ki bizi bu izbe köşeden söküp atacaktı. Bakışlarımı denizin o gri hırçınlığından çekip Hasret’e döndüm:
​— Hava puşta dönüyor Hasret, dedim. — Rahat bırakmayacak bizi. Hem nevale de bitti. Kalkalım artık.
​Hasret, sanki o an orada değilmiş gibi, uzaklardaki bir gemi enkazını izler gibi cevapladı:
— Haklısın, patladı patlayacak… Ama nevalemiz var; benim aldıklarım duruyor. İstersen benim sığınağa gidelim, orada devam ederiz. Ya da herkes kendi yoluna… Zaten hep öyle değil mi?
 
​Zihnimde saniyeler içinde devasa gelgitler döndü. Eğer onu eve götürürsem; o beyaz çarşaflar, o havalanmış yastıklar Hasret’in o katılaşmış kokusuna bulanacaktı. Adam leş gibiydi; sokak, küf ve tütün kokuyordu. İçimdeki o kibirli vicdan kavgası yeniden uyandı. Ama bu sefer, o poşetten çıkan yavan ekmeği ve ucuz şarabı görünce susturdum içimdeki beyaz adamı. O poşet, benim viskimin yanında bir haysiyet abidesi gibi duruyordu.
 
​— Bak Hasret kardeş, dedim sesimi yumuşatarak, — Elimizdeki fırsatı kullanalım. Viski üstüne o şarap beni matiz eder, sağ bırakmaz. Kırma beni; hazır elim ayağım tutarken kalkalım. Benim ev saray değildir ama fırtınadan korur bizi. Yoldan yeni bir şeyler alırız, kurarız yine sofrayı.
​Yutkundum. En zor, en pusuya yatmış cümleyi sona sakladım:
— Bir de… Darılma ama, istersen şöyle güzel, sıcak bir banyo yaparsın. Nefes alırsın.
 
​Hasret’in gözlerinde bir anlık bir şimşek çaktı; minnet miydi yoksa bir aşağılanma sızısı mı, anlayamadım. Ama o poşeti kavrayışı sıkılaştı.
Hasret durmadan yutkunuyordu. Gözlerinde hırçın bir dalga birikti, ağlamaklıydı; ama o dalgayı kıyıya vurmadan geri çekti. Kafasını hızla çevirip, paltosunun leş gibi olmuş sol koluyla yüzünü gözlerini sildi. Neyi gizlemek istediğini, o kirli kumaşın altında hangi kırgın onuru sakladığını çok iyi biliyordum. Yapması gereken mahçupluğu, o ağır olgunlukla yaptı:
 
​— Kardeş, dedi sesi titreyerek. — Senin adamlığın beni bu masaya davet etmenden, bu saate kadar beni insan gibi dinlemenden belli. Bana acımadığını, bunu sadece insan olduğun için yaptığını hissediyorum. Her ne kadar o ilk ateş alışımızda, midendeki safra istemsizce dışarı boşalsa da… Bu da insani, bu da normal. Gel daha fazla zorlamayalım. Sen evine git, ben köşeme. Herkes kendi payına düşen karanlığa…
 
​Kilitlenmiştik. Sahilin o gürültülü ıssızlığında, masanın başında öylece kalakaldık. Kelimeler bitti, vicdan konuştu. Yerimden kalktım, o zayıf ama kemikli koluna girdim.
 
​— Kalk Hasret kardeş, kalk, dedim sarsarak. — Madem acımadığımı biliyorsun, o zaman itiraz da etmeyeceksin. Geleceksin.
​İstemeye istemeye, sanki kendi cenazesine yürür gibi kalktı. Bir çırpıda masayı toparladım, nevaleleri çantaya tıkıştırdım. O, o kutsal emaneti gibi “öldüren şarabının” olduğu poşeti sıkıca kavradı. Tabureyi ve sehpayı çalılıkların arasına, o sote yere fırlattım. Son sigaralarımızı yaktık; ateşi paylaşırken bu kez safralar değil, bir kader ortaklığı duman oldu.
 
​Arabaya doğru yürürken, içimden geldi, dilime düştü. Yaşar Kemal’in o devleşen yalnızlığını mırıldanmaya başladım:
 
“Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeğim. Su olsan kimse içmez , yol olsan kimse geçmez. Elin adamı ne anlar senden…”
 
​Hasret daha ilk satırda yakaladı şiiri. O 17 yaş yalnızlığının nefis dizelerini, rüzgarın uğultusuna katarak birlikte söylemeye başladık. Bir yanda dişlerini gıcırdatan gökyüzü, diğer yanda sahili acımadan döven deniz… Biz ise o gri belirsizliğin ortasında, hem sallanıyor hem de şiiri öksürüyorduk.
 
​Arabanın kapısını açtım. Merkezi kilit sisteminin sesi, o ilkel sessizliği bıçak gibi yardı. Hasret koltuğa gömüldüğünde, klimadan gelen o ilk sıcak hava, üstündeki 35 yıllık sokak kokusunu arabanın içine, ciğerlerime doğru savurdu. Kontağı çevirdim.
 

​Bizden daha sarhoş ve daha ihtiyar olan arabam bir kez daha öksürdü. Egzozdan çıkan kirli duman ve kabinin içine dolan ağır gaz kokusu, saatlerdir midemde biriken o viski, sigara ve sokağın isli kokusuyla birleşip bir taş gibi oturdu göğsüme. Bir an nefessiz kaldım. Dünya dönmeyi bıraktı, midem tersyüz oldu. Hareket etmemiz imkansızdı; kendimi can havliyle kapıdan dışarı attım.
​Tekerleklerin dibine çöktüm. İçimde ne varsa, sanki “yeter artık!” diye haykırarak asfalta boşalttım. Karaciğerimin iflas beyannamesiydi bu; vücudumun bana gönderdiği o son, o en acı sinyal… Dizlerim titriyordu. Arka koltuğa uzanıp kimbilir kaç gündür güneşin altında beklemiş o suya uzandım. Sıcakmış, bayatmış umursamadım; şişeyi başımdan aşağı boca ettim. Su yüzümden süzülüp yerdeki pisliğe karışırken, gözlerimi aralamaya çalıştım.
​Hasret… O zifiri karanlığın içinde, başını koltuğa yaslamış, bana bakıp gülüyordu. O kirli, paslı sakallarının arkasına sakladığı o sarsıcı gülüşüyle beni izliyordu.
​— Demedim mi sana kardeş? dedi hırıltıyla. — Kaldırmaz “beyaz adam” her şeyi. Bünye alışık değil bu kadar kire, bu kadar gerçeğe…
​Doğruldum, kapıya tutunarak soluklanmaya çalıştım. Öfke ile utanç arasında gidip geliyordum.
​— Sus… dedim fısıltıyla. — Sus, rahat bırak beni. Midem bir rahatlasın, toparlarım şimdi.
​Onu o neye güldüğü belli olmayan yıkık neşesiyle baş başa bıraktım. O an anladım ki; ben onu evime götürüp kurtaracağımı sanırken, aslında kendi acizliğimin içinde boğuluyordum. O sakalların ardındaki adam, benim sahte konforumun çoktan ötesine geçmişti.

Dışarıdan bakanların çelik gibi gördüğü ama içten içe çürümüş bir bakır tel gibi incelmiş olan kendimi çok iyi tanıyorum. İnsanın bunca yıl kendine yaptığı bu düşmanlığa can mı dayanır? Demirden olsa erirdi insanoğlu. Önümüzdeki birkaç sene içinde başıma gelecekleri, o kaçınılmaz sonu az çok tahmin ediyorum. Ama asıl kafamda dolanan tilki başkaydı: Hasret, az önceki o safraları dışarı boşaltmamı kendi üzerine alır mıydı? Bu bir “eziklik” değil, benim yıllardır biriktirdiğim o zayıf taraftı.
​Yıllardır yoruyorum ciğerlerimi; ihtiyar bir kalp hastasına zorla yokuş yürütmek, merdiven tırmandırmak gibi bir yük yüklüyorum kendime. Yine de tamamen terk etmiyorlar beni, arada bir böyle sarsarak uyarıyorlar. Bu akşamki o şiddetli sarsıntı da bir son ihtar gibiydi. Frene basmam lazımdı; hayatın o karanlık virajında savrulmamak için yavaşlamalıydım. Ama Hasret’e hissettirmedim bunu.
​Kapıya ve direksiyona tutunarak, ağır ağır yıkıldım koltuğa. Hasret artık gülmüyordu. Donuk gözlerini arabanın tavanına dikmiş, sanki kendi geçmişindeki bir lekeyi izler gibi bakıyordu.
​— İyi misin kardeş? dedi sessizce. — İstersen gitmeyelim, acelemiz yok. İyice kendine gel.
​Cevap verecek dermanım yoktu. Sağ elimden iki parmağımı havaya kaldırdım. “İki dakika…”
​— Anladım, dedi Hasret, başını hafifçe yana eğerek.
​Kaldırdım başımı, yokladım kendimi. Her şey bulanıktı, sanki dünya bir tül perdenin arkasında kalmıştı. Midemde ekşi, zehirli bir nehir dolanıyordu. Derin, titrek bir nefes aldım. Gözlerimi avuçlayıp sertçe ovaladım. Araba, tekerleklerini o tozlu asfalta sürterek ağır ağır yürüdü.

​Kafamdaki senaryo mecbur değişecekti. Giderken alacağım viski ve mezelerle Hasret’in hikayesine gömülme hayalim, midemdeki o ekşi nehirde boğulmuştu. O banyo yapacak, ben masayı donatacaktım; plan buydu. Oysa şimdi değil içmek, yaşamaya bile gücüm yoktu. Yolda yeni bir savunma hattı kurdum: Önce sıcak bir çorba içmeliydim.

​Faik abinin büfesine süzüldüm. Rafların arasından, sanki bir suç mahallindeymişim gibi hızlıca ihtiyaçları topladım. İki tane de hazır çorba… Kasaya yanaştığımda, Faik abi gözlerini gözlerime dikti; bakışları bir yargıcınki kadar sorgulayıcıydı.
​— İyiyim abi, dedim, sesimdeki çatlağı gizlemeye çalışarak. — Merak etme.
— Eyvallah Fırat’ım… dedi sadece. Ama inanmadığını ikimiz de biliyorduk.
​Dışarıya, ufka doğru uzanan yola kısa adımlarla yürüdüm. Hiç hissetmediğim bir sakinlik, üzerime çöken kurşun gibi ağır bir ağırbaşlılıkla koltuğa oturdum. Arabam öksürmeye devam ediyordu; Hasret de o kesik, hırıltılı nefesiyle ona eşlik etti. Son sigarasını yakmıştı, beni fark edince izmariti gösterdi:
​— Sondu bu… Var mı evde?
— Aldım, dedim. — Dert etme bunları. Hadi gidelim.
​İki tükenmiş, hayata küsmüş adamı taşıyan arabamın sesi de, titremesi de değişmişti sanki. “Sen yetmedin, bir tane daha mı buldun?” diyordu her viteste. Kızmadım; aksine, bu eski yoldaşıma hak verip acı acı güldüm.

​Şansımız yaver gitti; sağ salim girdik otoparka. İhtiyar arabamı kendi yalnızlığıyla baş başa bırakıp indik. Arka koltuktan çantamı ve yeni aldığımız nevale poşetlerini kavradım. Apartmana doğru yürürken, perdelerin ardına gizlenmiş iki yüzlü komşularımın bizi o meraklı, yargılayan gözlerle izlediklerini hissediyordum. Hasret’in o hırpalanmış, paslı silüeti; titizlikle korudukları steril dünyalarına sızmış bir korku filmi karesi gibi gelmiştir onlara, eminim. Umursamadım; bu apartmanda kendimden başka kimseye zararım dokunmamıştı bugüne kadar. Apartman kapısı, haşmetli bir gıcırtıyla binayı sallayarak kapandı arkamızdan. En sonunda eve attık kendimizi.
​Elimdekileri yere fırlatıp Hasret’i doğruca banyoya götürdüm.
— Bekle burada, iki dakikaya geliyorum, dedim.
Çıkarken arkamda kalan solgun ve yorgun gözleri, beni sessiz bir sorguyla izliyordu.
​Odaya geçip hiç kullanmadığım iç çamaşırlarımdan bir takım, bir pantolon, kazak ve çorap kaptım. Elime ne geldiyse alıp banyoya döndüm.
— Al bunları, banyodan sonra giyersin. Üstündekileri de şu torbaya doldur, diyerek bir çöp poşeti uzattım. Bir şeyler söylemek için zihnini toparlamaya çalıştığını görünce, fırsat vermeden araya girdim:
​— Bak Hasret kardeş, hiçbir şey söyleme. Biz o “nezaket” noktalarını çoktan geçtik. Elimizdeki bu konforu kullanacağız. Sen bir güzel temizlenip nefes alacaksın, sonra bu temizleri giyeceksin. Ben önce ikimiz için çorba hazırlayacağım, sonra da açıp yeni viskimizi… Sen de o hikayeye devam edeceksin; içinde kendimden çok şey bulduğum o yaralı hikayene.
​— Eyvallah… diyebildi sadece. Mahcup, kırık ve cılız bir sesti bu.
​— Hadi, dedim, — Çekinme. Sıcak su musluğu burada; şunlar hiç açılmamış jilet ve diş fırçası. Bu da havlun. Ben mutfaktayım. Çıkınca doğrudan salona geçersin. Sıhhatler olsun.
​İçimde iyi bir şey yapmanın o tuhaf, sıcak huzuru vardı. Mutfağa yönelirken istemsizce Hasret’ten çıkacak kiri, o suyun rengini düşündüm. Acaba banyo kokacak mıydı? İnsanoğlunun duygu geçişleri ne menem bir şeydi; bir yandan merhametle kucaklıyor, bir yandan da steril dünyanı korumaya çalışıyordun.
 
​Mutfağa geçip ocağın altını yaktım. Tencereye suyu koyup iki paket hazır çorbayı da içine boca ettim. Bu çorba; şimdiye, geceye ve sabahın o soğuk uyanışına şifa olacaktı bize; ısıtır ısıtır, içimizi yaka yaka içerdik. Bir yandan topaklanmasın diye kaşığı tencerenin dibinde gezdiriyor, bir yandan da çorbanın o soluk, sarımtırak rengine dalıp Hasret’in hikayesinde bıraktığı o kuyuya iniyordum.
​O Azeri kızla yaşadığı o 2,5 yıllık tutkulu aşk… “Sonu fırtınalı bitti,” demişti. Ne olmuştu da o yanardağın lavları sönmüştü? Peki ya sonraki o liman gibi kadın? Evlendiği kadınla nasıl tanışmış, o çocukları nasıl kaybetmişti? Sorular zihnimde birer kırbaç gibi şaklıyordu. Ama asıl soru, ruhumu tam ortasından ikiye bölüyordu: Aşk denen o onulmaz illet, bir adamı gerçekten sokaklara düşürür müydü? Değer miydi? İnsan neden bunu kendine yapardı?
​Hasret’ten tek farkım; tepemde sığınacak bir damın olması ve onun kirlenmiş dünyasından biraz daha steril bir hayat sürmemdi. Başka ne farkımız vardı ki? Yoksa ben de mi onun gibi bir gün sokaklara sızacaktım? Korku, tedirginlik, açlık ve dinmeyen bir sarhoşluk… Bu nasıl bir yaşamaktı? Kaşık tencerenin dibine her vuruşunda, kendi sonumun sesini duyar gibi oluyordum.

Banyodan gelen su sesi kesildi. Mutfaktaki çorba buharı ile salonun serinliği arasında, ocağın başında öylece kalakaldım. Birkaç saniye sonra kapının o ağır gıcırtısı duyuldu ve içeriye banyonun nemli, sabun kokulu havası sızdı. Kaşığı tencerenin kenarına bırakıp mutfak kapısına döndüm.
​Mutfak eşiğinde biri duruyordu ama o Hasret değildi.
​Benim lacivert kazağım omuzlarından dökülmüş, pantolonun paçaları çıplak ayaklarının üzerinde toplanmıştı. Sakallarını temizlemiş, o paslı katmanı kazıyıp atmıştı. Altından çıkan yüz; yorgun, derin çizgilerle dolu ama şaşırtıcı derecede berrak bir deriydi. Gözlerindeki o hırçın bulut dağılmış, yerine sönmeye yüz tutmuş bir közün mahzunluğu gelmişti. Kendi kıyafetlerimin içinde, aynadaki aksime bakıyor gibiydim. “Farkımız ne?” sorusu mutfağın tavanında asılı kaldı.

​— Sıhhatler olsun, dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
​Hasret, kazağın kollarını yukarı sıyırdı. Gözlerini kaçırıyordu; bu temizlik, bu ev, bu porselenler ona ağır gelmişti. Emanet bir ruh gibi titriyordu eşikte.
​— Sağ ol kardeş, dedi. Sesi o hırıltıdan arınmış, daha duru ama daha kırılgan çıkıyordu. — Dünya varmış… Ama bu ev, bu koku… Fazla temiz geldi bana. Sanki bir başkasının hayatını çalmışım gibi.
​— Geç otur şöyle, dedim masayı göstererek. — Çorba hazır. Önce bu dumanı bir çekelim içimize.
​Masaya oturdu. Ellerini masanın üzerine koymaya çekindi; o porselen kaselere dokunurken parmak uçları sakınıyordu. İlk kaşığı daldırdığında göz göze geldik. O an anladım; aşk denen o illet onu sadece sokaklara düşürmemiş, onu kendi gölgesine bile yabancı etmişti.
​— Anlat, dedim. — Çorbanın dumanı soğumadan anlat şu yanardağı. O Azeri kızı ve fırtınayı…
​Bir yudum daha aldı, boğazından geçen sıcaklık sanki dilindeki mühürleri birer birer çözdü.
​— O kız… dedi Hasret, gözleri tencerenin sarımtırak buharına daldı. — O kız benim cennetimdi Fırat. Ama insan, kendi cennetini elleriyle yakarmış; ben bunu o 2,5 yılın sonunda, küllerin üstünde otururken öğrendim.

Hasret, hüzünlü bir şarkının ritmini tutturmuş gibiydi; bir kaşık çorba, bir parça ekmek yuvarlıyordu soğuktan beton kesmiş yorgun bedenine. Sıcaklık iliklerine işledikçe, kelimeler de dilinden daha akıcı dökülmeye başladı. Ben aynı ritimle Hasret’e ona eşlik etmeye çalışırken o anlatmaya devam ediyordu. 

​— Sokağa çıkmaya, bir yere gitmeye korkardım onunla, dedi, gözleri tabağın dibindeki son yuduma kilitlenmişken. — Öyle güzel, öyle nefis gözleri vardı ki Fırat… Güzelliği ölçebilecek bir icat yapılmadı daha ama sanırım ben bu dünyada en çok onu sevdim. Dedim ya, tam altı ay koştum peşinden; kaçan kovalanır misali…
​Derin bir nefes aldı, ocağın üzerindeki çaydanlığın tıslamasına karıştı sesi.
​— Bir gece otelin yakınındaki barda eğleniyoruz. İlerleyen saatlerde bu da geldi SPA’daki arkadaşlarıyla. Zaman ilerledi, kadehler çoğaldı… Bir cesaret piste fırladım, tam karşısına dikildim. “Yeter,” dedim, “yoruldum. Dışarı çıkıyorum, arabada seni bekliyorum. Sana tam bir saat veriyorum; gelirsen baş tacısın, gelmezsen Hasret artık yok.” Hayatımın ilk ve tek blöfüydü bu. Tuttu da… Tam bir saat dolmak üzereyken geldi. Ne bir dakika erken, ne bir dakika geç. Kadın milleti işte; illa o sınırı sonuna kadar sıyıracak.
​Acı bir gülümseme yayıldı sakalsız, yeni paklanmış yüzüne.
​— Emanet bir araba vardı altımda. Doğruca bir başka otelin lojmanında kalan hemşehrimin yanına sürdüm. Beni o saatte karşısında görünce şaşırdı garibim. “Al arabayı git, sabah gelirsin,” dedim; anahtarı avucuna bıraktım. Hiçbir şey diyemedi. Bak Fırat, o gece iki türlü anlatılmaz: Hem çok özel olduğu için, hem de tarif edecek kelimeler, cümleler icat edilmediği için… İlk gecemizdi o. 2,5 yıl sürecek o fırtınalı aşkın, ruhumu küle çevirecek o büyük yangının ilk kıvılcımıydı.

​Hasret, hayatının tek blöfüyle kazandığı o ilk geceyi anlatırken, içimden coşkuyla “Yaşa be!” diye bağırmak geldi. Ama kelimeleri hemen yuttum. Ne anlattıklarının ağırlığı kaldırırdı bu sulu espriyi, ne de masadaki bu iki adamın hali… Aşk denen garabetin bizi nasıl zavallı durumlara düşürdüğü ortadayken susmak en iyisiydi. Bölmedim. Boşalan çorba kaselerini kenara çekip demini almış çayı doldurdum. Sıcak çayın buharı, banyonun sabun kokusuyla birleşip yüzümüze çarparken birer sigara daha yaktık. Hasret, yirmi beş yıl önce yaşadıklarını sanki şu an, tam bu masada tekrar yaşıyormuş gibi anlatıyordu:
 
​— İki, üç ay olmuştu sanırım, dedi dumanı içine çekerek. — Her şey yolundaydı. Ama bu kadar yolunda olması tedirgin ediyordu beni; alışmamışız ki böyle bir sevdaya… Bir gün dışarıda yemekteyiz, söze girdi bizimki. “Hasret,” dedi, “ben memlekete gidip geleceğim bir haftalığına. Annemi çok özledim, hem biraz da para bırakırım.” Anne deyince akan sular durur, “Olur aşkım,” dedim. Havaalanına bıraktım, uğurladım.
​Gözleri çay bardağındaki titrek yansımaya daldı.
​— Gideli üç gün olmuştu ki aradı. Söylediklerini duyduğumda bir tuhaf oldum Fırat; mutluluk, şaşkınlık, çaresizlik ve isyan… Hepsi aynı anda gırtlağıma çöktü. Bizimki hamileymiş. Gecikince şüphelenmiş, burada duyulmasın diye memlekete gitmeyi beklemiş. Dört haftalıkmış… “Ben doğuracağım,” diyor başka bir şey demiyor.
​Sandalyede kasılıp kaldığımı, çay bardağını avucumun içinde bir bomba gibi sıktığımı elimin yanmasıyla anladım. Nefes almayı unutmuş, Hasret’in ağzından çıkacak o bir sonraki kelimeye kilitlenmiştim.
​— Ev yok, elde avuçta yok… diye devam etti Hasret, sesi iyice boğuklaşarak. — O işsiz kalacak, ben tek başıma nasıl yeteceğim? Ortalık yangın yeri ama o anlamıyor. “Ben orada bakarım, büyütürüm” diyor…
​Nutkum tutulmuştu. Ne sözünü kesebiliyordum ne de çay tazeleyebiliyordum. Hasret birden durdu, masadaki o ince belli bardakları itti.
​— Geçelim viskiye Fırat kardeş, dedi gözlerini gözlerime dikerek. — Bundan sonrasını başka türlü çağıramam zihnime. Başka türlü anlatamam.
​Hemen mutfağa gidip viskiyi, yaş bademleri ve birkaç parça çikolatayı masaya attım. Hasret şişeye uzandı, kadehleri cömertçe doldurdu. Ben de sigaraları tazeledim. Başa dönmüştük; sahildeki o tekinsiz anlarımıza… Ama bu kez ev sıcaktı, Hasret temizdi, karnımız tok. Neyse ki dertleşecek viskimiz ve ciğerimizi yakacak sigaramız çoktu.

​— İlk kadehleri sıkı yaptık, sigaraları tazeledik. Kafamda hikayeyi baştan sona bir kez daha süzüyordum; kaçıncı süzüşüm, bilmiyorum. Sıcak çorbanın ve evin verdiği rehavet üzerimize ağırlık yapıyordu. Viskiyle bu ağırlığı dağıtmak iyi oldu. Madem kadehler dolmuştu, Hasret kaldığı yerden devam edebilirdi.
​— Birkaç gün daha kaldı memleketinde, o sürede düşünmüş ve bana hak vermişti. Gençtik, zamanımız vardı; bu hatayı telafi edebilirdik. Birkaç gün sonra çıktı geldi. Tutkulu aşkımıza kaldığımız yerden devam ettik. Çocuk konusunu bir daha hiç açmadık. Unutup önümüze bakalım diyerek karar aldık. Masal gibi bir aşk yaşıyordum o ara, ayaklarım yere değmiyordu. Tanrı’nın beni de hatırladığına inanmaya başlamıştım. İşim, aşkım… her şey yolundaydı. Ama Fırat kardeş, kısa sürdü bu masalsı sevda. Nereden bilirdim bu kahpe hayatın, gelecek günlerimi tarumar etmek için kuytu bir köşede pusuda beklediğini?
​Viski boğazımızı tırmalayarak indi. Sigaralarımız yarılanırken Hasret’in sesindeki o kadim yorgunluk ve keder daha çok hissediliyordu. Onun anlattıklarını kendi hayatımla tarttığımda, aradaki farklar yok denecek kadar azdı. Bir düşün içinde sanki kendimle konuşuyordum: Acaba benim gelecekteki kimliğim mi bu adam?
​— “Orospu çocuğu!” diye gürledi aniden. Şaşırarak lafa girdim:
— Anlamadım Hasret, kim bu?
​Sustu. Odanın içine ağır, dumanlı bir sessizlik çöktü. Dikkatle onu gözlüyor, patlamanın devamını bekliyordum. O ise hırs ve kinle kadehini sıkıyor, dişlerini birbirine sürterek gıcırdatıyordu. Burun delikleri, arenadaki bir boğanın matadora soluması gibi öfkeyle büyüyüp küçülüyordu. Gözlerindeki nefret odayı doldurmuştu. Sesini kısıp, kelimeleri ağır ağır ezerek devam etti:
​— Çalıştığımız otelin ihtiyar patronu… Rahat bırakmıyordu benimkini. Bir şeyler seziyordum ama konduramıyordum da. Yaşlı başlı adam, evladı yaşında bizimki… Elimde somut bir kanıt da yoktu. Tedirgindim, gergindim ama idare ediyordum. En sonunda bir sabah, telefonuna gelen o mesajı gördüm. Patrondan geliyordu; “Neredesin, işe gelmemişsin?” diyordu. Oysa SPA özel işletmeydi, patronu ilgilendiren bir durum yoktu ve o gün bizimki izinliydi…

 Sabahtan beri ilk defa öfkeli tarafını göstermişti Hasret. Karşısında oturan ben değil, o ihtiyar patron vardı adeta. Arenada iki savaşçı ölüm düellosuna çıkmış; pusatları, zırhları üzerlerinde… Savaş davulları çalıyor, seyircilerin çığlıkları kulakları yırtıyordu. Ama bu yorgun savaşçının gözlerinde, gücünün tükendiğini, ruhunun yıkıldığını gördüm. Silahını arenanın ortasına bırakıp teslim olmuştu.
​— Fırat kardeş, yıldırımlar dans ediyordu beynimde. Şalterim kapanmıştı. Bir şeyler anlatmaya çalışıyordu bizimki ama ben başka boyuttaydım o an. “İnan,” diyor, “hiçbir şey yok aramızda. Adam bana platonik aşık. Ailesi otelde, bir şey yaptığı yok… Ben ne yapayım Hasret? Ekmek parası… Azerbaycan’a, anneme para göndermek zorundayım,” gibi bir sürü laf…
​Göçük altında kalmıştım oysa. Ne bir ses duyabiliyor ne de bağırabiliyordum. Tek bir ışık damlası için ölebilirdim. Yok, her yer karardı… Hışımla kalktım; “Giyin!” diyerek tuttum kolundan. Korkuyla hazırlandı. İçimi boydan boya yakan bir sızıyla çıktık evden. Yüreğimde bir yanardağ patlamıştı; lavlarını dışarı değil, içime püskürten cinsten… Boğazım düğüm, ellerim titrek… Bindik arabaya, sürdüm otelin önüne. Önce ben indim, sonra onun tarafına geçip kapısını açtım, kolundan yaka paça çektim dışarı. Otelin girişindeki güvenlik kulübesine doğru fırlatıp attım onu. Avazım çıktığı kadar bağırdım: “Şimdi ne bok yerseniz yiyecek!” Film gibi değil mi Fırat kardeş?
​Soluklandı. Kilitlenip kalmıştım; donuk gözlerle Hasret’e bakıyordum. İkimizde de ihanetin öfkesi büyüyordu. Boşluğu fırsat bilip kadehleri tazeledi Hasret, ben de sigaralarımızı… Bütün bunlara direnen adam, son yaşadığı acıya neden direnememiş, nasıl sokaklara düşmüştü? Birden bunu sorguladım; daha ne olabilirdi?
​Hasret sandalyesinde doğruldu, bir şey hatırlamaya çalışır gibi gözlerini tavanda gezdirdi. Göz bebeklerinin büyüdüğünü görüyordum. Sigarasından dolu dolu bir nefes çekip dumanı tavana savurdu. Birden hatırlar gibi masaya doğru eğildi, viskisini yudumladı:
​— Ardından patronu aradım. “Ulan,” dedim, “bu servetin içinde ne istedin bizden?” Numaralarımız kayıtlıydı, hemen anladı puşt. Yüksek ama tedirgin bir sesle cevap verdi: “Ne diyorsun lan sen, ne istiyorsun?” Konuşacak bir şey yoktu, gerekeni söylemiştim. Her şey son buluyordu bugün. Artık ne bir işim ne de sevdiğim kadın vardı. Bir başıma kalmıştım yine.
​Arenadaki yenilmiş savaşçının ölü bedenini dışarı çıkarıyordu askerler. Her yeri yara bere içinde, kan sızan bedenini bir köşeye attılar. Ve bir anons duyuldu arenanın hoparlörlerinden: “Sıradaki savaşçılar gelsin!” Güçlü ile zayıfın sonu belli olan savaşıydı bu.
​Kederden ve öfkeden dolup taşıyordu ruhum. Derinden bir “off” çektim.
— Vay Hasret kardeşim… Bu nasıl bir son?
​Arada bir memleketine kaçıyordu şivesi ama bu kez bilerek yapmıştı. Üstüne basa basa, sanki memleketinden bir genç kıza seslenir gibiydi:
​— Ya Fırat kardeş… “Seni her gördüğümde içim alamaç gibi yanar,” dediğim o kız yoktu artık…
​Gözlerinden süzülen iki damlayı elinin tersiyle sildi.

​Öyle derin bir nefes çekti ki sigarasından, orman yangınında çığlık atan ağaçlar misali çatırdadı tütün. Kızıl alevden çıkan pis duman Hasret’i sarıp sarmaladı, gözyaşlarına karıştı. Birkaç kez derin derin iç çekti. Sonra, az önce göğsünde başlayan o orman yangınını söndürmek istercesine uzun bir “offff” koptu ciğerlerinden.
​Bir müddet sustuk. Bu boşluk anında olan bitene anlam vermeye çalıştım. Viski ve sigara elimden düşmüyor; ben, Hasret’in yaşadıklarını insanlık süzgecinden geçirip damıtmaya çalışıyordum. Ne yaparsam yapayım, sonunda insan denen mahlukatın o soğuk kötülük betonuna çakılıyordum. Kötülüktü bu; dünya var olduğundan beri birbirinin zıttı olan siyah ve beyaz gibi, güzel ve çirkin gibi… Hep pozitif tarafta kalmak için yaşadım ya da öyle sandım, bilemiyorum. Kendi karanlık dünyama, silik anılarıma geri döndüm.
​O sıra Hasret kendini toparlayıp, gözlerini dumanın içinden bana dikerek anlatmaya devam etti.


– Kız da tabii bu rezillikten sonra bastı gitti memleketine. Çok pişman olmuştum, bir kaç ay sonra aradı beni çok sevindim. Konuştuk uzun uzun , dönmeme artık sen bak yoluna yeni bir hayat kur kendine dediğinde son sözüm şu oldu ona. Bana bir süre ver dedim 3,5,10, 20 yıl ama dön bekleyeceğim dedim. Bekleme Hasret gelmem artık sen yaşama devam et ben artık buradayım dediğinde tamamen kaybettiğimi anladım. Böylece bir kaç sene geçti. Bu arada hiç konuşmadık ,sonra bir gece yarısı öyle bir saatte aradıki onu anlatacağım sonra.

Neyse ben tabii yeni iş arayışları peşinde mecbur, bu arada artık dilimde sürekli tövbe , bir daha sevmek mi , genç delikanlı adamsın bak keyfine , aman diyim sevmek yok sürekli böyle telkindeyim kendi kendime. Ama olmuyor işte , bir an geliyor karşına çıkan o kadın hayatının kadını oluyor ve sen onu görür görmez anlıyorsun. Buda öyle oldu. Yeni işimde çalışıyorum, ofiste fatura , sipariş işliyorum derken dışardan tak tak ses ama nasıl adamın beynine vuruyor. Ne oluyor bu ne ya diyerek dışarı çıktuım ki , personel giriş merdivenlerinden bir kız iniyor. Apışıp kaldım gözlerine kilitlendim. Kız şaşkın kim bu adam, ne diye donup kaldı diyor kesin içinden. Neyse toparlandım, töbe töbe diyerek sesli sesli yalandan söyleniyorum. Oysa deli oldum kıza ve içimden şu sesi duydum, Hasret dedim hayırlı olsun yeni sevgilin hatta sanırım karın dedim. 

Evet Fırat kardeş aynen de öyle oldu. Beni bugünlere getiren hikayede böyle başladı. Çok hızlı ilerledi ilişkimiz, ben onu gördükten iki hafta sonra telefonuma mesajlar geliyor , tanımıyorum numarayı ama eminim o. Benim ofisin hemen arkası personel ofisi , bir gün ofis boşken girdim bunu dosyasını buldum , baktım onun numarası. Hemen ofise geçip telefonumu aldım elime ve ona mesaj yazdım. Benimle evlenirmisin.? Ondan sonra fırtına koptu zaten , sen beni tanımıyorsun ki dediğinde ismini pat diye söyledim. Uzatmayalım bence dediğimde kahkayı patlattı. 6 ay içinde nişsan 10 ay içinde düğün. 

Güzel bir evlilikti 2 sene sonra kızımız oldu. 23 yıl acısı tatlısı ile sürdü. Sonra en güzel günümüzde felketimiz geldi. Emekli olmuştum, kutlamaya çıktık. O gün başımıza gelen talihsiz olay onları benden almıştı. Ben 3 ay hastanede kaldım. bunun 1,5 ayı komada , sonra rehabilitasyon , fizik tedavi , psikolojik terapiler. Eşim ve kızımı sordukça bana onlarda iyi senin gibi zamana ihtiyacı var onların da diyorlar. Kalkıp onları görmeye aramaya gidemiyorum, yürüyemiyorum henüz. İçimden de umudumu taze tutup aklıma kötü şeyler getirmiyorum, kim onlar iyi dese inanıyorum. Bu çok daha güzel çünkü. Ama yürüğimde hep bir sıkışma hiç geçmeyen.

Dizlerime güç gelmeye başlamıştı, hafif hafif adım atma , ayağımı yere basma çalışmalarına başlamıştık. Bu arada da psikolojik terapiler artmış , ilaçlar değişmiş , bende sürekli bir boşluk , gevşeme , uyku halleri olmaya başlamıştı. Beni bir şeye hazırladıklarını anladım. En nihayetinde acı haberi verdiklerinde bu sefer dibine kadar dağıldım , yıkıldım. 3 Ay daha ağır terapiler sonrası taburcu oldum ve ben 6 ay sonra koyun koyuna yatan ana kızı yani aileme ancak ziyaret edebildim. Günlerce mezarlıkta yattım , görevliler günlerce idare ettiler ama sonra mecburuz diyerek çıkarttılar beni. Oraya yakın mahallede bir yerlerde sokakta kalmaya başladım , her gün ziyaretlerine gidiyordum. Mahalleli rahatsız oldu bu berduş halimden , kovaladılar , dövdüler , sövdüler, çocuklar korkuyor , tedirginiz , birine bir şey yapacak derken aldı yürüdü dedikodular. Ben de o gün bugündür o sokak seni bu köşe benim gezer dolanırım, sık sık gider onları ziyaret ederim. İşte bu benim hikayem Fırat kardeş diyerek. Bir sigara daha yıktı ve verdiğim viski kadehini bir yudumda içti. 

Sonra devam etti. Şimdi herkesin sorduğu soruyu sende soracaksın biliyorum, neden Hasret kardeş hayata asılmadın yaşama devam etmedin , buralardan uzaklaşıp yeni bir hayat kurmayı düşünmedin. Hiç düşünmedim hiç , tekrar yaşama dönmeyi onlara ihanet etmek gibi gördüm. Bana döndü anladınmı dedi. Anladım dedim anladım. Bir süre çıt ses çıkmadı ikimizdende. Sonra birden Hasret’in içten içten hıçkırığını duydum önce sonra boşaldı ve bağıra çağıra haykıra haykıra ağladı. Peşinden ben ikimiz oyuncakları alınan iki çocuk gibi salya sümük ağlıyorduk. Toplarlanıp denize yaklaştık elimizi yüzümüzü yıkayarak kendimize gelmeye çalışıyorduk.Geri dönüp oturduk. Çantayı yokladım viski bitmişti. Omzuna dokunup bekle beni bir yere gitme dedim.Koşarak yakındaki marketten bir şise viski alıp geldim. Hasret’e dönerek bu şişeyi susara içelim olur mu onların anısına olsun dedim. Çıt sesimiz çıkmadan bitirdik şişeyi, hava iyice kararmış , soğuk içimize işliyordu. Hadi dedim kalkalım yoksa burada donup kalacağız dedim. Haklısın Fırat kardeş diyerek bir birimiz dayanarak kalktık. O metruk köşesine ben  eve doğru yola çıktık. Ayrılmadan şunu söyledi Hasret, bir daha ki buluşmamızda  daha güzel şeylerden konuşuruz tamam mı diyerek gözden kayboldu. 

 

​FİNAL (Çalış)

( Sabah olmak üzereydi , Hasret’e odasını gösterip , kendi yatağıma geçtim. Çok uzakta inleyem bir horoz sabahı haber veriyordu. Caminin hoparlernin sesi duyuldu. Sabah ezanına başladı hoca. Saate baktım. 04.52 . Ezanı dinlerken dalmışım. Kısa süre sonra uyandım. Tekrar uykuya dönmem saatlerimi alacaktı. Zihnimde kaos hakimdi. Bilim kurgu fimlerinden fırlamış dev bir ekrandan tanımadığım , anlamadığım binlerce kelimeler hızlıca aşağıya doğru akıyordu. Başı ve sonu görülmeyen, her tarafı sarıya çalan buğday tarlasında, başaklara dokunarak yürüyor dibiyim. Her biri anlatamadığım kelimeler sanki.
 
Yıllardır anlatamadığım, hep içime konuştuğum kelimeler bunlar , bir de ütüne Hasretîn anlattıkları. İnsan nasıl taşır bunları bir başına. Anlamanı bilmediğim kelimeler, kuramadığım cümleler, açıyıp kapayamadığım parantezler ve başlayıp bitiremediğim paragraflar ne çoklarmı. Daha fazla taşıyamayacağımı anadım bu yükü. İzbe sahil köşelerinde Hasret’in yaşadığı bir hayatı yaşamak istemiyordum. Korku iliklerime kadar işledi. Bir yol bulmalıydım. Bu köşeye sıkışmış silik hayattan sıyrılmalıydım.  Anlatamıyorsam yazacaktım. Satırlara dökerek anlatacağım içimdeki birikmişlikleri. Hasret’in hikayesi ile başlayacak bu yazarlık serüvenim, zihnim boşalıncaya kadar devam edecekti. sahil köşelerinden , salondaki masama taşınan bir hayata başlayacaktım.
 
Yorgun gözlerim direnemedi fazla, akşama doğru ancak uyanabildiğim derin bir uykunun koynuna girmiştim. Ortalığı dinledim bir müddet. Ses yoktu. Telaşla kalktım. Salon, mufak, banyo en son Hasret’e seslenerek kapısını vurdum. 
 
-Kalk Hasret Kalk akşam olmuş. Ne uyumuşuz. Aslında uyumak değil di bu sızmıştık. Ses gelmedi bir daha vurdum kapıyı, yine ses yoktu. Merakla, sessizce açmaya çalıştım kapıyı, yine de kütürdedi kapı kolu. Yatak toplanmıştı , kimse yoktu. Anladım Hasret bir ara sessizce çekip gitmişti. Salona geçtim, koltuğa oturdum. Duygusuzca , başı boş bir zihinle, akşamdan kalmanın apttallığıyla. Birden masa üstinde bir kağıt gördüm. Özenerek yazdığı belliydi, iki satırla veda edip teşekkür etmek istemiş Hasret.
 
-Fırat kardeş sen çok güzel bir insansın , tekrar denk gelirmiyiz bilmem, olur da denk gelirsek , daha güzel şeyler konuşuruz belki. Hoşçakal kardeş. Eyvallah.   
 
Mutfağa geçip, akşamdan kalan çorbayı kısık ateşte ısıtmaya bıraktım. )
 

Ersoy KÖROĞLU 2026 ANTALYA

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Sözlerin kıyısında, sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin