1974 Zonguldak doğumluyum. Çocukluğum ve gençliğim bu kentte geçti. 1995 yılında Antalya’ya yerleştim ve halen bu kentte yaşamaktayım. İnsan Kaynakları Yönetimi Mezunu olarak Antalya Turizminde 30 yıla yakın İnsan Kaynakları Yöneticisi olarak hizmet verdim. İş hayatıma ara vererek, ertelediğim bir çok şeyi gerçekleştirmek istedim.
Ertelediğim işlerden birisi ise , ortaokul yıllarımda başlayıp bugüne gelen ve oldukça biriken, şiir, öykü , hikayelerimi paylaşmaktı. Bu sebeple ilk adımım bu oldu.
Bu site sayesinde , bir çok konularıda paylaşıp , yorumlayıp, tartışma şansımız da olacağını düşünüyorum. Elbette öncelik Edebiyat ve sanat.
İlgi ve desteklerinizle güzel paylaşımlarda buluşmayı ümit ediyorum.
Yaşamdan keyif almamı sağlayan, ruhsal ve fiziksel olarak iyi olmama büyük katkısı olan yürüme alışkanlığıma bu sefer rüzgar eşlik ediyor. Her gün gidiş-dönüş 13 kilometre olan güzergahımı rutin olarak yürür, denize inerim; yarım saat kadar yüzer ve aynı rotadan geri dönerim.
Antalya, yaz aylarında yürüyüş yapmak için oldukça sıkıntılıdır. Aşırı nem ve sıcak, vücuttaki suyu emerek susuz kalmasına sebep olur ve bu da böbrekler için oldukça büyük bir sorun yaratır. Bu sebepten dolayı 15 Haziran – 15 Eylül arası yürüyüşlerime ara veririm. Fakat dün ve bugün esen rüzgar nedeniyle nem oranının neredeyse sıfır olması ve rüzgarın yarattığı serinliği de göz önüne alarak yürüyüş yapmaya karar verdim. Oldukça özlediğim de kesin. Hem bu sefer bana güzel bir rüzgar eşlik edecekti.
Yaşadığım Kemer ilçesine bağlı Kuzdere Mahallesi hâlâ köy kıvamında bir yerleşim alanı. Tahtalı Dağı, Batı Toroslar’daki Bey Dağları (Kıyı Beydağları) silsilesinin en yüksek zirvelerinden biridir ve bu zirvenin tam karşısında evim vardır. Bu anlatımın altına bırakacağım görsellerden birinde, balkonumdan Tahtalı’nın görüntüsü olacak.
Sabah kahvaltısı sonrasında birkaç işimi hallettikten sonra, yürüyüşe çıkmak için sırt çantamı hazırladım. Saat 10:30 civarında düştüm yollara. Evden çıkar çıkmaz dar sokağımızın sol tarafındaki sazlıkların rüzgarın etkisiyle eğilerek yolu kapattığını gördüm; onları kopartarak yolu açtım, dalları çöp toplama alanına bırakarak yoluma devam ettim. Tüm ihtişamıyla Tahtalı çıktı karşıma.
Gökyüzü duru, net bir maviye bürünmüştü. Nem olmaması nedeniyle Tahtalı, en ince ayrıntısına kadar net bir görüntü veriyordu. Bu mevsimde zirvede kar olmuyor, Mayıs sonunda erir. O kadar çıplak ve savunmasız görünüyor ki, devasa bir kaya parçası gibi… Zirvesinde bir restoran ve oraya çıkmak için Tekirova’dan zirveye uzanan teleferik sistemine sahip. Eteklerinde ise sık ağaçlardan oluşan uzun bir orman uzanıyor.
Hemen sağ tarafımda “ikiz kayalar” dediğimiz ve bölgeye adını (Karataş) veren göktaşları duruyor. Bu kayaları yıllarca seyrederiz ve üzerlerinde türlü türlü insan silüetleri okuruz. Babamın bu konudaki esprisi ise şudur: “O zamanın zalimlerini Allah taşa çevirip ceza ve ibret olsun diye buralara bırakmış.” Belki de doğrudur; benim tahminim ise göktaşı oldukları yönünde.
Yoluma, mahsulleri toplanmış portakal bahçeleri ve yeni yeni olmaya başlayan nar bahçeleri arasında yürüyerek devam ediyorum. Rüzgarın sert olması nedeniyle uzun olan saçlarımı topladım bugün, yoksa rahat vermezlerdi. Oysa bir zamanlar okuduğum ve İran yönetiminde bu duyguyu tadamayan kadınlara ithafen yazılan bir sözün etkisinde kalmıştım: “Her kadın saçlarının arasında geçip giden rüzgarı hissetmeli.” Saçlarımın uzamaya başlamasından sonra ilk rüzgarı hissettiğimde, önemsiz görünen bu hissin ne kadar kıymetli olduğunu çok daha iyi anlamıştım. Bütün insanların bu duyguyu hissetmelerini dileyerek devam ediyorum yoluma.
Ormanı iki yakaya ayıran patikaya ulaştığımda önce birkaç küçükbaş hayvan yetiştiricisinin ağılları karşılar beni; bekçileri iri köpeklerdir. Onları geçtikten sonra ise iki ayrı at çiftliği çıkar karşıma. Gökyüzüne baktığımda bir tane kanatlı göremedim; sanırım rüzgardandı. Oysa normal zamanlarda şahinler, taklacı güvercinler, martılar, ormanın içinde ağaçlara konan ve ötüşen, uçuşan ,çeşitli kuşlar olurdu. Onları hem izler hem dinlerdim ve yolun nasıl bittiğini anlamazdım. Güzergahımın sonunda ilçenin çöp arıtma tesisi var, martılar dadanır oraya genellikle. Bir martının çöp yığınlarının üzerinde kanat çırpmadan, rüzgarın etkisiyle havada asılı kalmasını izledim. Rüzgar sörfü yapıyordu adeta. Gıpta ile izledim onu; ben eminim önceki yaşamlarımın birinde kesin martı idim! 🙂 Kadim ilimlere dayanarak söyledim bunu.
Orman boyunca 5 kilometre olan parkurun sonu otoyola çıkar. Alt geçidinden denize doğru 1.5 kilometre daha yürüyorum. Sabah yüzdüğüm için denize girmedim; zaten sert rüzgar denizi alt üst etmiş, pek tadı yok. Sahil oldukça sakin. Denizi biraz seyreder seyretmez geri dönüş yoluna adımlıyorum. Aynı parkurdan, aynı güzellikleri izleyerek ve dinleyerek yürüyüşüme devam ediyorum. Rüzgarın etkisiyle uğuldayan, sallanan ve adeta selamlar gibi eğilen ağaçların arasından eve yaklaşıyorum. İki buçuk aydır yürümediğim için üzerimdeki yorgunluk fena; olsun, bir duş ve yarım saatlik dinlenme ile geçiyor. Oysa verdiği hazzın ve iyileştirici gücün ölçüsü yok. Yol boyunca iç hesaplaşmalar, kendin ile konuşmalar, kurulan hayaller de cabası…
Umarım birlikte güzel bir yürüyüş yapmışızdır. Pazar günü kahve eşliğinde keyifli okumalar dilerim. Paylaşmak isterseniz yürüyüş anlarınızı yorumlarda buluşalım.
Büyük Rus edebiyatçı Dostoyevski’nin bir sözünün peşinden gideceğim bugün:
“Bütün bu mücadele, hayatın her an sona ermesi için mi?”
Dünyanın ve özellikle kendi coğrafyamızın geldiği dönem itibarıyla, tamamen hayatta kalma dürtüsüyle hareket ediyoruz. Sistem bizleri adeta hipodromlarda koşturulan yarış atlarına döndürdü. Sadece önümüze bakarak, bütün gücümüzü sarfederek bitiş çizgisine ulaşmak için mücadele ediyoruz. Bitişe geldiğimizde elimizde kalan ise banka hesabımıza yatan maaş ve ödenen faturalar… Her ay bu döngü tekrar edip duruyor. Çalışamayanlar için durum ise daha da zor.
Oysa dışarıda gürül gürül akıp giden bir dünya ve yaşam var; tüm güzellikleri ve renkleriyle… Hayat mücadelesi içinde koştururken, başımızı kaldırıp bakmadığımız için çoğu zaman kaçırıyoruz bu renkleri.
Gülüşümüzü çaldılar gözlerimizden, ruhumuzdan huzuru, kalplerimizden sevgiyi. Sisteme hizmet eden modern köleler haline getirildik. Büyük bir çoğunluğun mutsuz ve geleceğinden umutsuz olduğu bir süreçten geçiyoruz.
Sistemin yarattığı bu canavar düzen yetmezmiş gibi, bir de biz odun atıyoruz bu ateşe. Bir ay boyunca zamanımızı, yaşamımızı feda ederek elde ettiğimiz kazançları yine sistemi ayakta tutmak için harcıyoruz. Amaçsız ve gayesizce tüketiyoruz; ihtiyacımız olsa da olmasa da… Kimi zaman nispet olsun diye, kimi zaman özentiyle, kimi zaman da “Ben böyle mutlu oluyorum” diyerek kendimizi kandırarak.
Acı olan ise, rekabete dayalı bu sistemde hayatta kalmak adına her şeyi birbirimizin üstüne basarak yapmamız. Saygı ve sevginin değer görmediği bir dönemdeyiz; unutulan ne çok değer var. Suç işleme yaşının nerelere düştüğünü biliyoruz. Geldiğimiz nokta itibarıyla namuslu, dürüst olmak “salaklık” olarak adlandırılırken; haksız kazanç ve zorbalık en itibarlı eylemler olarak değerlendiriliyor.
Dostoyevski’nin bu sözü, bu kirli düzene ve çarkı hiç sorgulamadan yaşayan insanlara karşı söylediğine inanıyorum. Bu hırs, kin, açgözlülük… En nihayetinde bir metre toprak ve bir avuç pamuk için mi? Ve bu gerçek her an karşımızda duruyor. Ertelediğimiz ya da “Nasıl olsa telafi ederim” dediğimiz şeyler için, bir bakmışız ki zaman kalmamış.
Bu gerçeğin ışığında, ara sıra çıkmalıyız hipodromdan. Denize bakmalıyız, gökyüzüne, kuşlara… Doğanın koynunda beslediği o güzellikleri görmeliyiz. Bir çiçek koklamalı, bir şiir yazmalı ya da okumalı, içimizi ısıtan bir film izlemeliyiz. Müziğin insanın hayal dünyasına sunduklarını hissetmeliyiz.
Aşık olmalıyız; varsın sevmesin o, sevmenin hazzını yaşamalıyız. Olur da sevilirsek bir de, başka ne ister insan?
Oldukça kısa diyebileceğimiz bu yaşamaya değer hayatı, kavganın içinde yenilmeden ve pes etmeden, barındırdığı tüm güzellikleriyle kucaklamalıyız. Herkes kendi imkânları ve gücü ölçüsünde de olsa…
Ve ben inanıyorum ki, “Yaşadım” diyebilmenin tek yolu, hayatımıza doldurduğumuz güzelliklerden ibarettir. Ne kadar çok güzellik biriktirmiş ve hissetmiş isek, o kadar yaşamışızdır.
Sıcak bir öğlen üstüydü, Bir çay deminde çekti seni canım… Söz vermiştin oysa o serin akşamüstüne; Gelmedin…
“/ “ Öylece vazoda kaldı, Sabahın seherinde sana topladığım o papatyalar. Bir kadın için ilk defa yaptım bunu oysa; Sırf solmasınlar diye, ürkekçe su döktüm vazoya.
“/ “
Vurdum kendimi sokaklara, Dışarıda o bildik, amansız sarı sıcak… Canım sıkkın, içim darmadağın; O sokakta ben soldum, o boynu bükük papatyaların yerine.
Bir ışık seliydi gelişin, Aldı beni kendi girdabına. Hazan çekildi ömrümden, Dokunduğun yere baharlar geldi.
Denk geldi elin elime, Zeus oldum, kafa tuttum dünyaya! Gir kanıma, sız sızılarıma, İlmek ilmek tenime işle…
Boncuk boncuk bak gözlerime, Sarı sarı gülümse ki; Titresin bastığın bu dünya. Ve sonra sev beni; Ekmek gibi, mukaddes bir aş gibi… Bir annenin evladını sarışı gibi sev. Ve sanki sabaha çıkmayacakmış gibi bu ömür; Öylece karışalım birbirimize
Doğrudan gelen kutunuza teslim edilen seçilmiş içerikler ve en yeni başlıklarla her şey haberdar olun. Bir adım önde olmak ve hiçbir şeyi kaçırmamak için hemen abone olun!
1974 Zonguldak doğumluyum. Çocukluğum ve gençliğim bu kentte geçti. 1995 yılında Antalya’ya yerleştim ve halen bu kentte yaşamaktayım. İnsan Kaynakları Yönetimi Mezunu olarak Antalya Turizminde 30 yıla yakın İnsan Kaynakları Yöneticisi olarak hizmet verdim. İş hayatıma ara vererek, ertelediğim bir çok şeyi gerçekleştirmek istedim.
Ertelediğim işlerden birisi ise , ortaokul yıllarımda başlayıp bugüne gelen ve oldukça biriken, şiir, öykü , hikayelerimi paylaşmaktı. Bu sebeple ilk adımım bu oldu.
Bu site sayesinde , bir çok konularıda paylaşıp , yorumlayıp, tartışma şansımız da olacağını düşünüyorum. Elbette öncelik Edebiyat ve sanat.
İlgi ve desteklerinizle güzel paylaşımlarda buluşmayı ümit ediyorum.